English | Français
Erkin Üzerine
İİlhan Usmanbaş’ın Ulvi Cemal Erkin üzerine görüşleri
TRT 2, “Besteciler ve Yorumcular” programında, 2 Aralık 1986

Müsaadenizle, bu programda, Erkin hoca, diye kendisinden söz edeyim. Çünkü, Konservatuvar sıralarına geldiğim zaman bir lise öğrencisi olarak doğrudan doğruya, sanatçı ilişkisi kurabildiğim nâdir hocalarımdan bir tanesi idi. Böyle bir yakınlık, böyle bir ilişki imkânını daima o vermiştir. Bu gerçi bir anma programı gibi gözüküyor ama, aslında biz öğrencileri, biz meslektaşları, her müziğini dinlediğimizde, müziğini öğrencilerimize öğrettiğimizde çaldığımızda, daima onu rahmetle anmaktayız. Gerçekten birinci kuşak Türk bestecileri 1930’larda ilk eserlerini verdikleri zaman, bugün insanı hayrete düşüren bir şey var. O da, sanki Türkiye’de, yüzyıllardan beri bu çeşit müzik yapılıyormuş gibi, yeni bir müzik diline oturmuş olmaları. Mesela “Beş Damla” adlı piyano parçaları 1931 tarihini taşır. Yani henüz öğrenciliğini bitirmiş, Türkiye’ye dönmüş genç bir besteci, birden bire, o güne kadar Türkiye’de nasıl bir müzik yapılması gerektiğini en açık bir dille, en anlaşılır bir dille ortaya koymuş gibidir. Bu parçalardan bir kısmı, işte bir çoban havasıdır, birisi bir ninni’dir, bir tanesi bir bayram yerini anlatır ve söylediğim gibi, bu giriş bu sunuş tek ve birinci eser olmakla birlikte, sanki uzun yıllardan beri yapılıyormuş kadar rahatlıkla, kolaylıkla söylenmektedir.

2. Senfoni’de, 2. bölüm bir Segâh havasında ve birbiri içine giren çizgilerle yürüyen, bir belki, bir dinsel karakter, ulvî bir karakter taşıyan bir şeydir. Ama 3. bölümde gene köçekçeler havasına döner ve ardı ardına çok yerleşmiş bizim tek sesli köçekçe ananemizi o gün varmış gibi aynı dille sürdürür. Bu, 1943 tarihli Köçekçe için de geçerli, çünkü, orada da, sanki yüzyıllardan beri bir orkestra için esermiş gibi, bizim yerli çalgılarımızdan oluşmuş, grupların sesini birdenbire kocaman bir orkestranın sesine dönüştürmüştür ve son derece de rahattır orada. Meselâ korno yahut trompet gibi çalgılar bize çok yabancı olmakla beraber, zeybek havası geldiği zaman, o zeybeğin haşmetli etkisini bu çalgılarda buluyoruz ve sanki başka türlü söylenemezmiş gibi bir hali vardır.

Ben bir anımı anlatmak istiyorum. Sanıyorum ki ‘42 ya da ‘43 yıllarında idi. İlk kez değilse bile belki ikinci kez Yaylı Çalgılar Dördülü çalınmıştı bir gece ve öğrenci arkadaşım, şimdi Amerika’da profesör olan Bülent Arel ile dinledik ve çok heyecanlandık. Ertesi sabah Hoca’ya gittik, dedik ki: “Biz artık Debussy ya da Ravel’in Kuartetlerini dördülünü dinlemek istemiyoruz, çünkü orada bulabileceğimiz her şey, bu sizin yaptığınız müzikte var, ayrıca bizim bellediğimiz bir takım şeyler bu müziğin içinde var. Hâlâ daha sonra, bu yaylı çalgılar dördülünde ben de çalıştım, kendisiyle birlikte çalıştık, o sâdeliği, o doğallığı, ondan sonra bu yerleşmişliği o eserde daima hissetmekteyim.