English | Français
Erkin Üzerine
Ankara'dan Güzel Sesler Geliyor
Halid Fahri Ozansoy, 16 Mart 1943, Son Posta

Eser, konser tarihi ve seslendirme bilgileri: Piyano Konçertosu, Köçekçe, Ankara, Radyo Evi, 11 Mart 1943

16 Mart 1943 tarihli Son Posta Gazetesi'nde "Ankara'dan Güzel Sesler Geliyor başlıklı bir yazıda Halid Fahri Ozansoy, değişik bir yorumla konser hakkındaki izlenimlerini şöyle yansıtıyor:

"Sahte ve ülküsüz san'at, hala, İstanbul mecmualarının ve kitapçı camekanlarının içerisinde kıvranıyor, ergeç ölmeğe mahkum şifasız bir hasta gibi.

Bu şehirde, tiyatro, bir kozmopolit maskesidir. Milli dehaya imansızlığından telife hemen hemen kapılarını kapamış, yalnız tercümeye, hem de dizginsiz, ölçüsüz ve düzensiz bir tercümeye bütün hız ile atılmıştır. Artık ondan Türk ruhuna cevap verecek bir hareket beklenemez. Kendi içinde kendi kendini eritmektedir.

Musikiye gelince, Beyoğlunun geniş salonlu meyhanelerinde tereddinin son çığlığını haykırıyor: bir elinde alaturka saz etiketi, bir elinde "revü plakası. Bir tarafta en adi şarkılar, öte tarafta çalıp çırpma caz artıkları. Böyle alaturka sazdan da, böyle revüden de iğreniyoruz.

10 Mart 1943 akşamı Ankara'ya giderken trende bunları düşünüyor ve içimi çekiyordum. Fakat ve tesadüf ve ne saadet ki, beni, ertesi akşam, Ankara'da Türk musikisinin yepyeni bir sesi ve yaratıcı bir hamlesi bekliyormuş. Hakikaten o gece Radyo Evinde Ulvi Cemal Erkin'in Konçerto ve Köçekçe'sini dinleyenler arasında ben de onlarla beraber en zevkli bir geceyi yaşayanlardanım. Talihin bu tesadüfünü hayatımın en mes'ud hatıraları arasında saklıyacağım. Çünkü o gece, Türk musikisinin kanatlandığı ve bu sahada apaydınlık bir sabaha kavuştuğu tarihtir. O gece hayatta en büyük mükafatını Milli Şefin iltifatından alan Ulvi Cemal Erkin'in ismi de, bu suretle, parlak bir güneş gibi san'at alemimize doğmuştur. Genç san'atkar bir gece içinde en seçkin bir Türk topluluğunun takdirini kazanmış, gönüllerine şevk ve heyecan vermiştir. Onun bu yolda bu muvaffakiyetle devamı, on yıla varmadan ismini uluslar arası bir değere çıkarabilir.

Ben bestekar değilim, musiki ile alakam, nihayet, ahenk ihtiyaciyle kulaklarımızın zevk hudutları ötesine geçemez. Fakat kuvvetle armonize edilmiş milli nağmelerin bir çağlıyan gibi akışı karşısında hissiz ve anlayışsız da kalamam. İşte yalnız bu zevkle ve bu hayranlıkla bu satırları yazıyorum. Zira bütün kalbimle şuna inanıyorum ki, 11 Mart 1943 gecesi, Türk musikisinde bir inkılab gecesidir.

Şimdi, konserden ve eserlerden bahsedeyim:

Ulvi Cemal Erkin'in Konçertosu dört kısımdan mürekkebdir. Birinci kısımda sesler yükseliyor, yükseliyor, dalga dalga yıldızlı nağmeler akıtıyor, sonra harikulade bir tatlılıkla yumuşuyor, yayılıyor, sanki sahilleri okşıyan sular gibi çırpınıyor, derken bir saba nağmesi gibi derinlerden derinlere esiyor ve nihayet üçüncü ve dördüncü kısımlarda bir Karadeniz havasını andıran makamla ve asla ittirada düşmeden enginleşiyor. Hele o kemanların yer yer iniltiler, aradaki bir klarinet taksimi ve sonra yine birdenbire coşup çağlayış... Bu parça bir harikadır.

Arkasından Köçekçe başladı. İşte o zaman, harikanın üstünde vasıflandırmak istediğim, fakat kelimesini bulamadığım bir eserle karşılaştık. Ulvi Cemal, karcığar, gerdineyi ve hicaz köçekçelerini öyle tatlı melodilerle mezcetmiş ki hayret etmemek kabil değil. Motiflerin tekrarlanışında bile büyük bir san'atın edasını buluyoruz. Orkestrayı idare eden Dr. Practorius, yüksek kürsüsünde adeta kanatlanmış gibi idi. Bazen flütlerin hafif iniltileri, bazan kemanların ölgün hıçkırıkları arkasından, ani bir hamle ile birdenbire canlanış ve Köçekçenin en yüksek perdelerine kadar çıkış... Eser, gerçekten fevkalade bir armoni ile beslenmişti. An oldu, bütün salon, bir nağme tufaniyle sanki göklere çıktığımızı hissettik, an oldu, kendimizi muhayyilemizde canlanan pırıl pırıl rakkaselerin çılgın dönüşlerine, uçuşlarına, dalganışlarına bıraktık. Bir aralık, bir harp çalınmağa başladı. Orkestranın hafiflediği yerlerde damla damla billurdan hıçkırıklar yağıyor gibi idi. Sonra, bütün musiki aletleri tekrar Köçekçenin herhangi bir motifine atılırken, harp, derinden, çok derinden yine damlalarını duyuruyordu. Hasıla zevkine doyulmaz bir musiki içinde çalkalanıyor, kendimizden geçiyorduk.

Daha evvel, Konçerto çalarken, Bayan Ferhunde Erkin, piyanoda zevcinin eserine refakat etmişti. Ne kuvvetli bir çalış... Onu da ne kadar alkışlasak azdır. Demek ki Türk zekası, yüksek musiki sahasında elele veren iki san'atkarı hayatta da arkadaş etmişti. Bu mes'ud tesadüfe, o eserlerin mucizeli kudreti kadar sevindim. Her ikisini gönülden tebrik ederim.

Ankara'dan güzel sesler geliyor. İlerisi açıktır ve aydınlıktır.