English | Français
Erkin Üzerine
Küçük Çoban'ın Zarafetinden Köçekçe'nin Heybetine
Evin İlyasoğlu

Evin İlyasoğlu, Ulvi Cemal Erkin'in yapıtları ile ilgili görüşlerini dile getiriyor.

"Küçük Çoban"ı ilk kez piyanomda çaldığımda neler duyumsadığımı hala anımsarım. Sol elde tek bir nota üstündeki sürekli bas çizgisini sağ eldeki zarif, derin bir kaval sesi süsler. Çalması çok kolay, yalın notalardır. Çocuk aklımla bir kerede çalabildiğim için kanatlanıp uçmuştum. Oysa derininde ne anlamlar taşır o "Küçük Çoban": Anadolu'nun renklerini, tekdüzeliğin içindeki umut ışığını getirir. Ulvi Cemal Bey'in insan olarak zarafetini yansıtır. Türk müziğini de içinde barındıran polifonik çizgiyi temsil eder. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişi simgeler. Piyanonun yalın tuşlarında bir tarihi özetler.

Sonra ilk kez radyoda "Köçekçe"yi dinlediğimi de unutamam. Ne çok çalgı vardı ve de nasıl akıp gidiyordu ezgiden ezgiye, türküden türküye... Hele o ziller! Bir öne çıkıyor, bir arkaya saklanıyor, baştan sona sürüklüyordu dinleyeni. Çocuk kulağımla Ulvi Cemal Erkin'i böyle tanımıştım: "Küçük Çoban"ın zarafetinde ve "Köçekçe"nin heybetinde. Galiba bu iki yapıtın bendeki derin izleri her ikisinin de barındırdığı o sürekli bas çizgisi olmuştu.

Onun yaşam öyküsünü inceleyip diğer yapıtlarını da tanıdıkça sanki hep aynı kalıp içine oturtuyordum. Ulvi Cemal Bey, kimi zaman "Köçekçe"nin coşkusunda şahlanıyordu, kimi zaman küçücük bir çobanın yalın dünyasından sesleniyordu. Öyle bir dönemin simgesiydi ki, yokluklar içinde, el yordamıyla kurulan çağdaş müzik dünyasının öncülerinden biri olmanın ağır sorumluğunu yaşamıştı. Yalnız sunduğu sanatla değil, insan olarak, birey olarak uygarlığı temsil etmiş, Türkiye Cumhuriyeti'nin genç öğrencilerine örnek olmuştu.

Ulvi Cemal Bey, İstanbul'un Bakırköy semtinde bir devlet memurunun oğlu olarak 14 Mart 1906'da dünyaya gelmiş, yedi yaşında babasını yitirmişti. Müzik tutkunu, kültürlü bir annenin elinde yetişmiş, ilk kez piyano çalmayı annesinden öğrenmiş, sonra da zamanın ünlü piyano hocası İtalyan asıllı Adinolfi'nin özel öğrencisi olmuştu. 1917 -1925 arasında Mekteb-i Sultani'de (Galatasaray'da) okuması ona yepyeni boyutlar kazandırmıştı. İşgal altındaki İstanbul'u da, Cumhuriyet'in ilk coşkusunu da bu kurumdaki öğrencilik döneminde yaşamış, okuldaki klasik müzik atmosferinin kendisi de bir parçası oluvermişti. Galatasaray'da edindiği arkadaşlar genellikle müziğin ortak paydasında anlaştığı kişilerdi. Örneğin en yakın arkadaşlarından biri gazeteci-yazar Nadir Nadi, diğeri piyanist Fuat Turkay'dı.

1925'te Atatürk'ün buyruğu ile güzel sanatların çeşitli dallarında öğrenim görecek gençleri seçmek amacıyla bir yarışma sınavı açılmıştı. Kazananlar arasında Ulvi Cemal Bey'in dışında Cezmi Rıfkı Erinç ve Ekrem Zeki Ün de vardır. Böylece Paris'e giderek Paris Konservatuvarı'nda Jean Gallon ve İsidor Philipp ile, ardından Ecole Normale de Musique'de Boulanger ile çalışmıştı. Bu hocalar, bütün Avrupa'nın o zamanlar Paris'e gidip çalışma fırsatı aradığı kişilerdi. 1930'da ülkeye döndükten sonra yeni kurulmuş olan Ankara Devlet Konservatuvarı'na piyano ve kompozisyon öğretmeni olarak atandı. 1932'de piyanist ve öğretmen Ferhunde Erkin ile evlendi. 1936'da Konservatuvar'ın piyano bölüm başkanı, 1949 - 51 arasında aynı kurumun müdürü oldu. 1971'de Devlet Sanatçısı ünvanını alan sanatçı, 15 Eylül 1972'de yaşamını yitirdi.

Ulvi Cemal Erkin kendisi de usta bir piyanist olduğundan, piyano için yazdığı yapıtlar ağırlıktadır. Eşi Ferhunde Erkin'e adadığı piyano konçertosunu Ferhunde Hanım'ın Berlin'de 1943 yılında bombalar altındaki salonda çaldığı konser, efsaneleşmiştir. Besteleri, Türk halk dansları, geleneksel modlar ve gizemli İslam felsefesinin öğelerinden kaynaklanıp Batı müziği kurallarıyla birleşir. Melodi zenginliği ve ritim canlılığı ile Erkin, tüm yapıtları seslendirilmiş ve yapıtları en çok kompakt disk haline dönüşmüş tek Türk bestecisidir.